Bir dava ve fikir adamı: Mehmet Akif Ersoy

Makaledeki fotoğraflar, kamuya ait ilk araştırma merkezi olan Eyüp Sultan Araştırma Merkezi arşivinden alınmıştır. Eyüpsultan ile ilgili tarih ve medeniyet araştırmaları yapmak üzere kurulan Eyüp Sultan Araştırma Merkezi (EYSAM), Eyüpsultan'la ilgili bilgi ve belgeleri kayıt altına alarak araştırmacıların istifadesine sunuyor.

Kabri Eyüpsultan sınırlarında bulunan Mehmet Akif Ersoy, 20 Aralık 1873’te, İstanbul'un Fatih ilçesi Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi.

Annesi Buhara'dan Anadolu'ya gelmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova’nın İpek kasabasına bağlı Suşişa doğumlu olan Mehmet Tahir Efendi'dir.

Günümüzün ilk ve orta öğrenimine denk gelen iptidai (ilkokul) ve Rüştiye'ye (ortaokul) İstanbul'un Fatih ilçesinde devam etti. Bu dönemde kendisi de müderris olan babasından Arapça ve Farsça öğrendi.

Rüştiyeyi bitirdikten sonra 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdâdîsi’ne kaydoldu. Mehmet Âkif öncelikle meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak istediği için Mülkiye İdâdîsi’ni bıraktı.

O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi'ne (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi.

1893–1913. Umur-ı Baytariye Dairesi’nde Müdür Muavini olarak memuriyette bulundu. Resimli Gazete’de, Servet-i Fünun Dergisi'nde şiirleri ve yazıları yayımlandı. Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’le birlikte ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarlığını yaptı.

II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye oldu, ancak üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim" cümlesine itiraz ederek, "sadece iyi ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlarda milliyetçi akımlarla boğuştuğu yıllarda vatanına hem cephede bir askerç olarak hem de ilim ve fikir adamı olarak hizmet etti.

Balkan savaşları'nın ardından tekrar memuriyete dönen Akif, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden (1913), sonra da yayınlarının hükümetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden (1914) ayrıldı.

Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'ndeki görevine devam etti. Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen teklif üzerine 1914 yılında Almanya’ya (Berlin’e) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti.

İngilizlerle birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlara esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve farkında olmadan Osmanlı’ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı.

Almanya’da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini dönünce Sebilürreşad’ta yayımladı.

Ömrü cephe ve vatan hizmetinde geçen Mehmet Akif 1916 başlarında Arabistan'a gönderildi. Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz propogandası ile mücadele etmek ve Osmanlı’ya sadakat göstermeye devam eden İbn’ur-Reşîd ile görüşerek muhtemel isyanlara karşı Arapları ikna etmekle görevlendirildi.

Akif, Çanakkale Savaşı’nın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan'da iken aldı. Bu haber karşısında büyük coşku duydu ve Çanakkale Destanı’nı kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan'da kalan Akif, Necid Çölleri'nden Medine’ye şiirinde bu seyahatini anlattı.

Ayaklanmaları önlemek için Konya’ya gitti. Kastamonu’ya geçerek Sebilurreşad dergisinin 464-466. sayılarını Eşref Edip ile birlikte Kastamonu'da yayımladı. Akif, 1920-1923 yılları arasında vekil olarak I. TBMM’de yer aldı.

Meclis kayıtlarında adı "Burdur milletvekili ve İslam şairi" olarak geçmektedir. O günlerde Yunanların Ankara'ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri'ye taşımak için hazırlık vardı.

Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Akif, Ankara'da kalınmasını, Sakarya'da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi; teklifi tartışılıp kabul edildi.

EDEBİ ŞAHSİYETİ VE ESERLERİ

Akif’in edebî şahsiyeti, onun düşünceleri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Zira o belli bir fikrin takipçisi olarak eserlerini kaleme aldı. İslam ümmetinin içerisinde bulunduğu intihat halinden kurtulabilmesi için izlemesi gereken siyaset hakkında dile getirdiği değerlendirmeler, ittihad-ı İslam akımı olarak bilinen İslamî tecdid hareketinin de önermeleridir.

Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında temayüz eden ve Akif’in kullandığı kavramla ifade edersek İslamlaşma akımı olarak adlandırılan fikir ve siyaset çizgisi, onun şahsında güçlü temsilcilerinden birini bulmuştur.

Akif, Doğu ile Batı, geçmiş ile gelecek, medrese ile mektep arasında bir devrin insan profilini yansıtması bakımından da önemli olan sentezi, sadece söylem ve arzularında değil aynı zamanda şahsiyetinde de birleştirmeyi başarmıştır.

Şiirlerinin en önemli gündemlerinden birisi Batı ile ilişkimizin esasını belirlemek olan Akif, Batı’dan ilim almak gerektiğini ve fakat ahlakından kesinkes uzak durulmasını hemen her fırsatta vurgular.

Nitekim Batı’nın sömürü siyasetini “medenilik” perdesi ile meşrulaştırma girişimini çok şiddetli bir şekilde eleştirir. O, Garb’ı bir mihrak olarak gören ve kurtuluşu onlar gibi olarak elde edebileceğimizi düşünenlerle, yenilenme nâmına her ne yapılırsa yapılsın, onu Garb’a ait gören ve Garb’ta olan her şeyi de düşman olarak belleyen anlayışların ifrat ve tefrit uçlarını oluşturduğunu düşünür.

Akif’in İslam dünyasının içinde bulunduğu krizden sıyrılabilmenin imkanı olarak gördüğü şey, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” dizelerinde dile getirilmektedir.

O’na göre bu işi de ancak yeni bir nesil başarabilir. Akif’in niteliklerini ayrıntılı olarak dile getirdiği bu nesil Asım’ın neslidir. Akif, Asım’ın neslinin bu işi nasıl yapabileceğine dair, toplumun değişimine yönelik iki farklı yöntemi karşılaştırarak açıklık getirir.

Âsım kitabında aktivist bir yönelişle hemen inkılap isteyen Efganî ile medreseler kurarak ‘Oradan âlem-i İslâm’a Cemâleddin’ler’ göndermeyi teklif eden ve kalıcı dönüşümün ancak bu şekilde temin edilebileceğini söyleyen Abduh’u karşılıklı konuşturan Akif, kendi tercihini Abduh’tan yana kullanarak inkılabın “dimağlarda ve devlette, sanatta ve ahlakta yapılması” gerektiğini söylemektedir.

İnkılabın prensibi ve metodu bu değişmelerin, ağır ve milletin ruhuna sindirilerek bir kültür ve iman haline getirilmesi şeklinde olmalıdır.

Akif’in istediği inkılap, ne geleneği olduğu gibi sürdürmeyi marifet sananların ne de gelenekle bize ulaşan mirası büsbütün yok sayanların yapabileceği bir şeydir.