Ortaoyunundaki eşsiz başarısıyla şöhret olmuş bir halk sanatkârımızdır. 1841’de Eyüpsultan’da doğdu. Tulûat sanatçısı “komiki şehir” Kel Hasan Efendi’nin öğrencisi idi. Kavuklu Hamdi’nin evi Kızıl Mescid civarında idi.

Ünlü Hacı Galib Ağa’nın işlettiği Eyüp’ün Şifa Havuzu’nda oynardı. Hacı Galib Ağa da zekâsı, neşesi, hazırcevaplılığı, hayatı daima eğlenceli tarafından tutması ile başlı başına bir âlemdi. Şifa Havuzu, Ümmî Sinan Tekkesi civarında ve yüksekçe bir yerde idi. Buradaki bir yol Şifa Yokuşu ismini taşımaktadır.

Kavuklu Hamdi 1911 yılında öldüğü zaman yaşı yetmişi aşkındı. Hiçbir eğitimi yoktu. Sanatının doruğuna elliyle altmış yılları arasında çıkmıştı. Sevimli yüzlü, babacan hâlliydi. Sonraları ünlü Macar Türkolog Kunoş ona hayran kalmış, kendisiyle ilgilenmiş ve böylesine yüksek bir sanatçı derecesine gelmek için hangi tiyatro okulundan mezun olduğunu sormuş, Kavuklu Hamdi de:

“Bizim okulumuz mokulumuz yok beyim, sokak okulundan mezun oldum, cami avlularında, Fulya tarlasında oynadım” cevabını verince adamcağız şaşırmıştı. Öte yandan da Kavuklu Hamdi ona şaşırmış ve: “Allah, Allah! Tuhaflık yapmanın, halkı güldürmenin de mektebi mi olurmuş” demiştir.

Kavuklu Hamdi’nin kılık kıyafeti her zaman aynı idi. Başında beyaz tülbent sarılı dilimli kavuk, sırtında kırmızı cübbe, altında mora kaçan şalvar, ayaklarında çedik pabuç. Bu vaziyette arkasında iki kambur ve bir cüce olarak yürürdü. Kamburlardan biri Vasilaki, ikincisi Kambur Sadi Efendi, cüce ise Mikail’di.

Hamdi gençliğinde yakışıklı ve aşırı çapkındı. Kâğıthane, Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarında zevk edip eğlenirdi. Yine bu dönemde Eyüp’ten kayıkla İstanbul’a inerken kayığı devrilmiş, canını zor kurtarmıştı. Bundan dolayı, yaşlılık yıllarında bile hâlâ denizden korkardı. Artık vapurlar işlemeye başlamıştı. Böyle olduğu hâlde Üsküdar’a geçerken okuyup üfler, sağ salim döndüğünde Eyüp Camii’nde horoz keserdi.

Hamdi’nin oyunda terbiye sınırını aşarak adiliğe düştüğü hiç görülmemiştir. Cinaslarında ve nüktelerindeki zerafet, sanatının seviyesine bir delil olduğu kadar, kabiliyet ve zekâsının da şaşırtıcı tezahürleridir.

Hamdi genellikle üstün başarı gösterdiği “Kavuklu” rolüne çıktığı için bu adla şöhret olmuştur. Sanattaki kabiliyetini sahnede kendi kendine geliştirmiştir. 19. yüzyıl İstanbul temaşa hayatında, cahilinden aydınına ve hatta yabancı sanatkârlara kadar herkesi kendisine hayran etmişti. Çocukluğundan beri sanata karşı büyük temayülü olan Hamdi mesleğe Kavuklu Kör Mehmed idaresindeki orta oyunu takımında, sonraları Hamdi gibi meşhur olan Küçük İsmail (doğ. 1853) ile beraber başlamış ve hazırcevaplılığı ile kısa zamanda tanınmıştır. Küçük İsmail’in hatıralarından bu tarihin 18651866 olduğu sanılmaktadır.

Bir müddet sonra Gedikpaşa Tiyatrosu’na geçen Hamdi’nin burada Direktör Ali Bey’in Ayyar Hamza adlı eserindeki esirci kolcusu Ziver rolüne çıkmıştır.

Kör Mehmed’in vefatı üzerine tiyatrodan ayrılarak tekrar orta oyununa dönmüş ve Kör Mehmed’in orta oyunu takımının idaresini ele almıştır. Daha önceleri “Tiryaki” taklidine çıkan bu halk sanatçısı bu tarihten itibaren “Meşhur Kavuklu Hamdi” olmuştur.

Onunla Türk sahne hayatında yeni bir sanat kolu olarak “tulûat” doğmuştur. Küçük İsmail hatıralarında tulûatın doğuşunu şöyle anlatır;

“1887’de ilk defa orta oyununu sahneye çevirerek tulûat sistemini dört arkadaş icat ettik. “jön prömiye”ye bendeniz, “ihtiyar”a Agâh, “komik“e Hamdi, “tiran”a (hain cani, haydut rolü) Büyük İsmail çıkıyordu. Agavni ve Aratik adında iki kadın da bulduk. Bir orkestra takımı ile Aksaray’daki Şekerci Sokağı’ndaki tiyatroda ilk defa tulûat oyununu verdik. Çok iş yaptı. Haftanın muayyen günlerinde Aksaray’da tiyatro oynuyor, diğer günlerde Çavuş’un bağında Hamdi ile orta oyununa devam ediyorduk.”

1908 Meşrutiyetinden sonra da bir müddet hem orta oyunu, hem tulûat tiyatrosuna devam eden Hamdi’nin ömrünün sonları tam bir zaruret ve sefalet içinde geçmiştir. Kavuklu Hamdi 1929’da vefat etti. Kabri, Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’nda, onuncu adadadır.