Eyyub El Ensari Türbesi

Türbe, Eyüp Sultan Camii adıyla bilinen ünlü ve kutsal Camiin kuzey tarafında ve iç avlunun hemen önündedir. İstanbulda yapılan ilk eser budur. Büyük Türk hükümdarı Fâtih Sultan Mehmed tarafından, 1454-55 tarihlerinde yaptırılmıştır.

Türbede medfun bulunan Hz. İ Hâlid Bin Zeyd Ebû Eyyüb el-Ensâri, Medineli'dir. Hazraç kabilesinin önemli kollarından Neccar-Zâde Hânedanı'nın reisidir. Babasının adı Zeyd, annesinin adı ise Hind'dir. Künyesi Eba Eyyüb'dür. Hicretten iki yıl önce Mekke'ye gelerek Hz. Muhammed (s.a.v) ile görüşmüş ve İslam'ı kabul etmiştir.

Hz. Muhammed, 622 yılında eylül ayı sonlarında Mekke'den Medine'ye göç etmişti. Bütün Medineliler kendisini misafir etmek istiyordu. Bu durumu gören Hz. Peygamber: "Devemi kendi haline bırakınız, o beni nereye götürürse ben o hanenin misafiriyim, diyerek Kusva adındaki devesinin başını serbest bıraktı. Deve ağır ağır ilerliyerek Hz. Hâlid Bin Zeyd'in hanesi önünde çöktü, bunun üzerine Hz. Peygamber bu eve misafir oldu." Resul-i Ekrem bu evde, Mescid-i Nebi tamamlanıncaya kadar tam yedi ay kaldı. Bu sayede Hâlid Bin Zeyd, hiç bir müslümanın ulaşamadığı mihmandarlık mertebesine yükselmiş ve seçkin Sahabeler arasındaki yüksek yerini almıştı.

Hz. Hâlid Bin Zeyd'in evi bugün, Mescidi Nebi'nin sol tarafında ve minarenin yanındadır. Ravza-i Mutahhara adı verilen Hz. Peygamber'in türbesi de minarenin sağ tarafındadır. Hz. Halid'in evi, sonradan kubbeli halde yeniden inşa edilmiştir. Hz. Hâlid, İslamiyet'i kabul ettiği günden sonra peygamberinden hiç ayrılmamış ve onun yaptığı bütün savaşlarda sancağını taşımıştır.

Hicretin 48, veya 49. (M. 668-69) senelerinde, İslam Ordusu kumandanı Süfyan Bin Avf'ın idaresindeki ordu, İstanbula gelmişti. Şehir muhasara edilmiş ve kuşatmanın devam ettiği bir sırada Hâlid Bin Zeyd ve Süfyan Bin Avf vefat etmişlerdi. Yaşının hayli ilerlemiş olması ve çok uzak yollar katetmesi sihhatini bozmuş ve bir rivayete göre ishal ve bir rivayete göre de astım hastalığından yatağa düşmüştü. Vefatında türbesinin bulunduğu yere defn edildi.

Büyük hükümdar Fâtih, ‹stanbul'u muhasara ettiği sırada muhteşem otağını, Topkapı karşısındaki Maltepe Kışlası'nın bulunduğu yerde kurmuştu. Muhasara sırasında da Hz. Halid'in mübarek kabrinin bulunmasını, kuşatmaya iştirak eden devrin Kutbu, Akşemseddin Hz. den istemişti. Evliya Çelebi bu hususta şunları anlatıyor:

"857 (1453) senesinde Hz. Fatih Sultan Mehmed Han Gazi, ‹stanbul'u feth ederken 77 ermişlerin büyükleri Ebâ Eyyüb'ün kabrini aramaya koyuldular. Sonradan Akşemseddin Hz. leri:

-Müjdeler olsun Beğim, Resulullahın Alemdarı, Ebâ Eyyüb Ensâri burada gömülüdür, diyerek sık bir ormanlığa girdi. Bir seccade üzerinde iki rekat namaz kılarak selam verdikten sonra bir secde daha yapıp güya rahat uykuya dalmış gibi kaldı. Birçokları, Efendi, Ebâ Eyyüb'ün kabrini bulamadığı için utancından uykuya vardı, dediler. Bir saat sonra Akşemseddin Hz. leri seccadeden başını kaldırıp mübarek gözleri kan çanağını andırır bir halde Fâtih'e hitaben:

- Beğim, Allanın hikmeti, seccademizi tâ Ebâ Eyyüb'ün mezarı üzerine döşemişler, hemen şurayı kazsınlar, diyince Akşemseddin fukarasından üç kişi Fatih ile beraber seccadenin altını kazmaya başladılar. Derinliği üç ziraya varınca, bir dört köşe yeşil somaki mermer göründü. Üzerinde küfi yazı ile: "Hazâ kabr-i Ebâ Eyyüb Ensâri" diye yazılmış olduğu görüldü. O taş kaldırıldı, içinde Ebâ Eydiye yazılmış olduğu görüldü. O taş kaldırıldı, içinde Ebâ Ey-yüb'ün vücudu safran ile boşanmış kefen içinde ter-ü taze görüldü ki sağ ellerinde bir tunç mühür vardı. Taş yine kapatılıp örtüldü. Bunu gören İslam askerleri toprağını tevhid ve tezkir ile doldurdular. Sonra bütün hazır olan Müslümanlar ziyaret edip nurlu türbelerinin temeline başladılar."

Diğer bir rivayete göre de İstanbul kuşatması sırasında Akşemseddin Hz. müridaniyle birlikte Okmeydanı'nda kurulan çadırlarda kalıyorlardı. Fatih kendisinden Ebâ Eyyüb Ensâri'nin kabrinin yerini bulunmasını istediği zaman:

-Sultanım, ben her gece şu semte bir nûr indiğini görmekteyim, diyerek kabrinin yerini göstermiş ve baş ve ayak uçlarına birer çınar ağacı dikerek kabrin yerini işaretlemişti. Fatih Sultan Mehmed, Akşemseddin'i sınamak için dikilen bu iki çınar ağacını yerlerinden çıkartarak, bugün iç avluda bulunan sedli yere diktirmiş ve parmağındaki yüzüğü de çıkartıp mezarın bulunduğu yere gömdürmüştü. Ertesi gün, Akşemseddin Hz. geldiğinde çınar ağaçlarının bulunduğu yere uğramadan kabrin olduğu yere gelip asa-sını mezarın ortasına dikmişti.

Gene rivayete göre iç avludaki iki çınarın bulunduğu yüksek yer Ebâ Eyyüb Hz. nin gasledildiği yerdir. Ayak altında kalmaması için etrafı çevrilmiş ve yükseltilmiştir.

Kuşatmanın başlarından İstanbulun fethine kadar cuma namazları topluca, Eyyüp Sultan Camii'nin bulunduğu yerde kılınmıştır.

Türbe, sekiz köşeli olup tek kubbelidir. Kesme taştan yapılmıştır. Kubbe, cephe yüzlerine oturtulmuştur. Kasnağı yoktur. Cephe köşelerine kabartma sütunlar yapılmıştır. Pencere söveleri mermerdir. Kapısının blunduğu cephe hariç, diğerlerinde alt-üst iki pencere bulunmaktadır. Alt pencerelerin pirinçten dökme kapakları mevcuttur. Kemerli kapısı alternatişi olup mermerdir. Üzerine, Allah ve Muhammed isimleri ve bunun altına da kelime-i tevhid hak edilmiştir.

Türbenin içi, alt pencerelerinin üst silmesine kadar bütün duvarlar, mavi ve beyaz rengin hakim olduğu desenli sinilerle kaplıdır. Bu çinilerin üst tarafında türbeyi firdolayı kuşatan, lacivert zemin üzerine beyaz celi yazılar ile donatılmış bir çini kuşağı yer almıştır. Buraya, Besmele-i şerif ve Tevbe suresi'nin ayetleri yazılmıştır.

Üst pencerelerin hizasından itibaren kubbe kilit noktasına kadar kalem işlemeleri ile süslenmiştir. Kubbe ortasına güzel bir istif ile l-i ‹mrân Suresi'nin 193. Ayet-i kerimesi yazılıdır. Muhtemelen bu yazı Fatih devrine aittir. Pirinçten dökme ve döğme bezemeli alt pencere kapakları ise Sultan III. Selim tarafından yaptırılmıştır.

Türbenin ortasında etrafı gümüş şebekeli bir parmaklık içinde Hz. Hâlid Bin Zeyd'in sandukası bulunmaktadır. Üzerinde siyah atlastan yapılmış ve sarı simle işlenmiş güzel bir yazı ile "Kisve-i şerif" örtülmüştür. Bu kisveyi Sultan II. Mahmud yaptırmış olup üzerindeki yazıların büyük bir kısmı devrin meşhur hattatı Mustafa Rakım Efendi'ye aittir. Siyah atlas Kisve-i şerife'yi bağlıyan sırma kuşak üzerindeki celi hatlar Sultan II. Mahmud'a aittir. Sandukanın etrafındaki gümüş şebekeyi ilk defa Sultan I. Ahmed gümüş telden yaptırmıştır. Büyük bir ihtimalle 1020 (1611) tarihinde hacet penceresi duvarı yaptırılırken konmuştur. Daha sonra Sultan III. Ahmed'in damadı Sadrazam İbrahim Paşa himmetiyle bu gümüş tel şebeke onarılmış ve son olarak ela Sultan III. Selim barok stilde ve gümüşten dökme olarak şimdiki şebekeyi yaptırmıştır. Şebeke maden işçiliği bakımından bir şaheserdir. Arka cephesinde 1207 (1792) tarihinde yapıldığına dair tarih vardır. Şebekenin ön kısmında, yukarıdan aşağıya doğru, Hz. Hâlid'in alemdarlığına işaret olmak üzere sembolik bir Sancağ-ı şerif muhafazası, önünde istiridye kabuğu şeklinde ve tuğravâri bir süs ve onun ortasında da güzel yazı yazmanın önemine işaret eden bir hadis-i şerif görülmektedir. Az aşağıda ise, gümüş oyma olarak bir Besmele-i şerif bulunmaktadır. Şebekenin ön cephesinde ve ortaya yakın simetrik ve oyma olarak Hz. Hâlid'in isimleri görülmektedir. Gümüş şebekenin sağ ve sol taraşarında daire içinde Besmele-i şerif ve onun etrafında Fatiha Suresi oyma olarak işlenmiştir.

Şebekenin ayak ucuna ise, yine oyma olarak, bir beyit yazılmıştır, ki şudur:

Meşhed-i pâk Alemdâr-ı Resul

Zâhir-i bâtın gülzûr-t naim

Sarf-ı himmetle âna sabıkda

Kıldı Hân Ahmed-i Evvel ta 'zim

Şimdi Sultan Selim-i sâîis

yapdı ol gevhere halka-i sim

Yazdı itmamına târih Münib

Pâk-i vâlâ eser-i Şah Selim

Şair Münib Efendinin yazdığı bu şiirin tarih mısraının ebced hesabıyla tutarı 1207 (1792) dir. Şebekenin üst kısmını meydana getiren inişli çıkışlı çerçevenin üzerinde döğme halinde ve sağdan sola doğru Bakar Suresi'nin ayetleri ile Ãl-i İmrân suresi'nin ayetleri yer almıştır. Bu şebekenin arka kısmında kalan yerde Osmanlı Padişahları kılıç kuşanma merasimi yapmakta idiler. Büyük demetli müze eşyasıyla birlikte Niğde'ye götürülmüş ve savaş bittikten sonra getirilerek tekrar yerine konmuştur.

Türbenin içinde ve sandukanın ayak ucuna raslıyan duvarın kenarında bir kuyu vardır. Bu kuyunun mermer bilezik taşı, türbe duvarı özel olarak bir miktar oyulmak suretiyle yerleştirilmiştir. Hâlen üzerinde ağaçtan çıkınğı ve bakır kovası görülmekte ve üzerinde yer alan kitabeden bu kuyunun Sultan I. Ahmed tarafından ihya edildiği anlaşılmaktadır. Kitabe şudur:

Bu kuyu kim ol nezir suyu âlem içre zemzemân

Alemdâr-ı Resül'ün ayağına yüz sürer zühreyân

Çün defn Udiler ashabın güzâtt bunda bu şahı

Bu câhi ayağı ucuna kazub eylediler inşâi

Şu dem kim türbenin içini dışını kıldı Ahmed hân

Yakub mermerleri ile eyledi ihya ol sükür-güftâr

No/a ol Pâdişâh'Hâhz'a cümle umurunda

İlâhi emr eyle yaver ola bu Server-i Ensdr 1016 (1607)

Bu kuyu hakkında muhtelif rivayetler vardır. Söylentiye göre, Hz. Hâlid'i buraya defneden arkadaşları bir pınar kazmışlar, daha sonra ise Bizanslılarca kuyu haline getirilmiş ve korunmuştur. Sinir hastalığa yakalanan Bizans İmparatorlarından birinin kızına rüyasında bu pınar suyu ile yıkandığı takdirde tutulduğu hastalıktan kurtulacağı söylenmişti. Bunun üzerine prenses bu pınarın yakınında kurduğu bir çadırda yıkanarak bu hastalıktan kurtulmuş. Bunun üzerine pınar kuyu haline getirilerek ayazma yapılmış ve yüzlerce sene suyu hastalara şifa niyetiyle dağıtılmış.

Kuyu bilezik taşından itibaren iki metre derinlikte, kuzey tarafa bir dehlize açılmakta ve burada ikinci bir bilezik taşı daha görülmektedir. Bu ikinci bilezik taşının biraz aşağısında da kuyunun suyu kolayca farkedilmektedir. Bu kuyu ve dehlizin türbenin Haliç tarafı ve Silahdarağa Caddesi tarafından tahminen iki metre derinlikte kuşatan ikinci dehliz ile alakası olmalıdır. Bu dehlizin üzeri eyvan şeklindedir ve semini mermer döşelidir. Yüksekliği takriben 1.25 M. dır. Genişliği ise, iki ile beş metre arasında değişmektedir. Bu dehlize, türbe dış kapısının sağ tarafındaki Sultan I. Ahmed Sebilinin içindeki altı basamaklı merdivenli bir yoldan girilmektedir. Dehlizin içine girildiğinde tam orta yerden bir ucu Bostan iskelesinde denize ulaşan bir kanalın ağzı görülmektedir. Toprak altı sularının artması ile kuyunun dehliz içindeki bilezik taşından taşan suların akması için bu kanalın açıldığı muhakkaktır. Çünkü, türbe ve kuyunun mevkii, İdris Köşkü Tepesi'nin hemen eteğindedir.

Türbenin pencerelerine ait siyah atlas perdeler, aslında Hz. Peygamber'in türbesi Ravza-i Mutalıhara için hazırlanmıştı. Üzerinde kendi renginden Tevhid ve Şahadet kelimelerinin işlendiği görülmektedir.

Ortada sandukanın üzerindeki dairevi kandillikte yer alan 36 adet buhurdan ve zemzemiyye Sultan III. Ahmet'in hediyesidir. Bunların bir kısmı altın bir kısmı ise gümüştür.

Türbe girişindeki büyük kristal avize, Sultan III. Selim veya Sultan. II. Mahmud tarafından türbeye konulmuştur. Sandukanın dört köşesine konan dört büyük şamdanlar ise emniyet düşüncesiyle Topkapı Sarayı Müzesi'ne kaldırılmıştır. Bu gümüş şamdanları Sultan İbrahim hediye etmiştir. Türbenin duvarlarını Sultan I. Ahmed'in, Sultan III. Mustafa'nın, Sultan III. Selim'in, Sultan II. Mahmud'un, Sultan Abdülaziz'in, Hattat Osman Efendinin (1101/1686), Hattat Ahmed Razi Efendinin (118911775), Hattat Yeserizâde Mustafa İzzet Efendinin (1251/1835) ve Mahmud Celaleddin Efendinin 1251 tarihli yazıları süslemektedir. Bunlar hat sanatının en güzel örnekleridir. Ayrıca meşhur hattatlarımızdan Hasan Rıza Efendinin Hz. Hâlid'in kabrinin bulunuşu ile ilgili olarak fiekayik-i Numâniyye'den alman bilgileri tesbit eden nefis bir hattını da unutmamak lazımdır. Sultan III. Selim tarafından söylenipte Yesâri -Zade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan şu levha da bir şaheserdir:

Alemdâr-ı kerim şah-ı iklim-i risâletin

Muinim ol benim daim bi Hakk-ı Hz. Bari

Selim-i ilhamı her dem yüz sürer bu ravza-i pâke

Şefaatle kerem kıl Yâ Ebâ Eyyüb Ensâri

Sancak-ı şerif 1730 tarihine kadar türbede muhafaza ediliyordu. Bu tarihte zuhur eden Patrona isyanında asiler sancak-ı şerifi almak için harekete geçince derhal Topkapı Sarayı'na kaldırılmıştır. Bugün türbede yalnız iki adet Sancakı şerif kılıfı vardır.

Fatih Sultan Mehmed, türbenin kapısını tahtadan yaptırmıştı. Sultan I. Abdülhamid bunları kaldırarak yerine bugünkü tunç iki kapı koydurup pencereleri dahi yenilemiştir. Eski pencereler Karagümrük'te bulunan Mesih Paşa kethüdasi Hasan Paşa'nın Camiine nakl olunarak yerlerine konulmuştur. Türbe kapısının yenilenmesine söylenen bu şiir padişah emri ile kapı üzerine yazılmıştır ki şudur:

Şefa'ât kast ider

İhlasla ol bâb'da hakka

Bu cây-i pâke Hân

Abdülhamid yapdı der-i vâlâ

1200 (1786)

Tarih yazılı değildir, ebced hesabı ile bulunmuştur. Sultan II. Abdülhamid bu tunç kapı önüne bizzat kendi eliyle sedef kakmalı, parmaklıklı bir kapı yapıp koydurmuştur.

Türbenin önünde medhal dediğimiz bir kısım vardır. Fatih devrinde türbenin kapısı önünde bir revak bulunuyordu. Burası, sütunlar üzerine oturtulmuş bir kubbecikten ibaretti. Yanları açıktı. 1022 (1613) tarihinde, Sultan I. Ahmet, bugün gördüğümüz hacet penceresinin de üzerinde bulunduğu çini kaplı duvarı, sebil ile beraber inşa ettirerek eski medhal kısmını tamamen değiştirmiştir. Bu giriş kısmının tavanı klasik Türk tezyinatına ait kalem işleri ile süslüdür. Duvarları ise çinilerle kaplıdır.

Medhale açılan kapının sağ tarafında Fatih ve Sultan Bayezid devri nişancılarından Ahmed Çelebi Paşa'nın kabri vardır. Lahit şeklindeki bu mezarın arkasında ve türbenin sağ tarafında ise Kadınlar mescidi bulumaktadır. 3x3 boyutlarında küçük bir odadır. Sultan II. Mahmud'un kızı, Adile Sultan her sene Ramazan süresince burada itikafa çekilmeyi adet edinmişti. Hz. Hâlid için yazdığı, çok duygulu kasideyi bu küçük mescitte yazdığı söylenir.

Medhalin sol tarafında, Kadem-i şerif pişigâhı bulunmaktadır. Nakş-ı Kadem-i Peygamberi'ye mahsus dolabın içinde şu kitabeler vardır:

Nola töcim gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i resmi durur Hazret-i Şâh-ı Resûl'un

Gül-ü gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir.

Bahtiyar durma yüzün sür kademine o gülün

Sultan 1. Ahmed

Sakın taş sanma yahu gevher-i âlem bahâdır bu

Gel ey biçâre yüz sür nakş-ı pây-i Mustafa 'dır bu

Seza arş-ı mu'alla zı'nnet ârây-t makam olsa

Zehi cây-ı mu'azzam mevk-i hacet revadır bu

Sultan III. Selim

Dolabın üzerinde üç sıra halinde hazırlanmış şu kitabe vardır:

Ziyâretgâh-ı ümmet olmağa Sultan Mahmud Hân

Makam-ı akdese vaz'eyledi bir kenz-i lâ yünsâ

Şerefyâb-ı kadem olsun deyû Eyyüb-i Ensâri

Mülüki şehe Udi türbeye züvvâr içün ihdâ

Nola ger hissemend-i nakş-i pây-i müctebâ ola

Amedâr-ı Resul -i Kibriya'dır ol cihad-ârâ

Usât-ı Ümmet içün koydu bir âsâr-ı istişfâ

O lâl-i pürhude hırman-ı şefaat mi ola hâşâ

Düşürdüm böyle bir mu'ciz nümâye-i hutayâ târih

Makamun buldu resm-i pây-ı sultan-ı

Resûl-ü hakka 1144 (1732)

Bu dolap, hacet penceseri duvarı ile beraber aynı zamanda yapılmıştır.

İç avludan türbe medhaline açılan Hacet Penceresi üzerindeki bronz şebeke Sultan I. Ahmed tarafından yaptırılmış olup orijinaldir. Pencerenin, cami avlusuna bakan yüzünde ve üstte şu kitabe vardır:

Müyesser eyledi bu meşhed-i envâr-ı pür feyz ü vefa

Resülullah-ı mihman iden yâr-ı vefakarı

Türab-ı merkad pâk-ı mücellâ eyler Ensârî

Mücâhid fi sebilillah Ebi Eyyüb El-Ensâri

Hacet penceresinin iç kısmına ise bir Hadis-i şerif yazılmıştır ki anlamı şudur: "Devemi kendi haline bırakınız. Zira o kendine düşen görevi yapmağa memur edilmiştir. 0 da gitti, Ebû Eyyüb'ün kapısı önüne çöktü."

Medhalin sol tarafında ucunda bir koridor vardır. Boş avluya açıldığı yerde, sağlı sollu iki cüzhane yer alır. Sağ taraftakini Kanuni devri sadrazamlarından Semiz Ali Paşa, sol taraftakini ise, Genç Osman'ın annesi Mahfırûz Hatice Sultan yaptırmıştır. Koridorun iki yan duvarı muhtelif renk ve desende nadide çinilerle kaplanmıştır.

İç avluda bulunan ve türbe medhaline açılan kemerli kapının üzerinde Tac'ül-tevârih yazarı, Hoca Sa'düddin Efendinin oğlu ve 26. Şeyhülislam Mehmed Es'ad Efendinin Hz. Hâlid hakkında yazdığı 36 mısralı Arapça bir kitabesi bulunmaktadır. Ramak yazılı değildir. Es'ad Efendi 1034 (1625) tarihinde vefat etmiştir. Kabri, Eyüp'te Saçlı Abdülkadir Efendi Camii hazinesinde, babasının yanındadır.

970 seferinin başlarında (Ekim-1562) İstanbulda o tarihe kadar görülmemiş bir âfet yaşanmış ve bu sırada Halkalı'da avlanmakta olan Kanuni Sultan Süleyman, Şorya'daki İskender Çelebi Bahçesi'ne sığınmak zorunda kalmıştı. Burada dahi suların çok yükselmesi ile Sultan'ın, iç oğlanlarının birinin sırtında yüksek bir yere çıkarılması ile hayatı kurtarılabilmiştir.

Bu sel felaketi sırasında, Edirnekapı ile Topkapı arasındaki Bayram Paşa Vadisi, tamamen sularla dolmuş ve suyun tazyikine dayanamayan surlar yer yer yıkılmış ve Yenibahçe'den Langa Bostanı'na kadar ortalığı harap ve viran, hâk ile yeksan etmiştir.

Nuh Tufanı'nı andıran bu tufan sırasında "Kağıthane Deresi'nden beri gelip Ebâ Eyyûb Ensâri Kasabası'nda, mübarek türbelerine girerek bir zira (75 ile 90 cantim) yükselmiştir. "Suların çekilmesi bir hafta sürmüş ve geriye kalın bir çamur tabakası bırakmıştır. (Solak-Zâde Tarihi, Haz. V. Çabuk 2/292)

Türbe ve cami 1894 depreminde zarar görmüş ve bir sene sonra onarılmıştır.

Kaynak (Hadikat'ül-Cevami/243 ve devamı) (E. Çelebi, Haz. Z. Danışman 2/101) (R. Akakuş, Eyüp Sultan S: 85 ve devamı) (Koçu, ‹st Ans. 10/5465) (H. Ayverdi, Fatih Devdi 3/355) (H. fiehsüvaroğlu, Asırlar Boyunca ‹st S: 118-119) (C. Arseven, Türk Sanatı Tarihi S: 285) (H. Edhem, Camilerimiz S: 29) (Osmanlı Arş. Evkaf İdareleri Katalogu 1/83)

Eyüp Sultan Türbesi'nde yapılan kılıç kuşanma merasimleri

Osmanlı Padişahları tahta geçtikten sonra bir gün Eyüp Sultan Türbesi içinde kılıç kuşanırlardı. Bunun muayyen bir zamanı yoktu. Merasim, padişahın isteğine ve vaziyetin icabına göre yapılıyordu. Sultan Mehmed Reşad'ın kılıç kuşanma merasimi, tahta çıktıktan ondört gün sonra icra edildiği gibi ikinci Sultan Abdülhamid cülusunun sekizinci, Sultan Mecid tahta çıkışının on birinci ve ikinci Ahmed de yirmi birinci günü kılıç kuşanmıştır. "Ebu Eyyüp Ensâri Türbesi'nde Padişahlar'a kılıç kuşatan zevat her zaman muayyen değildi. Çok defa bu vazifeyi Şeyhül İslamlar Yapmışlardır. 1012 (1603)'de Birini Ahmed'in cülusunda kendisine Şeyh'ül-‹slâm Eb-ül-Meyamin Mustafa Efendi kılıç kuşatmıştı. Padişah deniz yoluyla Eyyüb'e gitmiş, kara yoluyla saraya dömüştü. Birinci Mustafa ile İkinci Osman'a da Şeyhülislâm kılıç kuşatmıştı. Dördüncü Murad'a asrının büyük şeyhlerinden Celvetiyye tarikati ulularından Üsküdarf Aziz Mahmud Hüdaf Efendi kılıç kuşatmıştır. Dördüncü Mehmed'e de Şeyhülislâm tarafından kılıç kuşatılmıştır. İkinci Süleyman'a da Şeyhülislâm Debbağ-Zâde Mehmed Efendi ile Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa kılıç kuşatmışlardı. Üçüncü Ahmed'e de Nakib'ül-eşraf tarafından Yeniçeri Ağası ve Silahdar Ağa'nın yardımlarıya kılıç kuşatılmıştı. 1143 (1730) de hükümdar olan Birinci Mahmud'a Nakib'ül-eşraf ‹mad-Zâde Seyyid Mehmed Efendi, Hazret-i peygamber'e ait kılıcı kuşatmış, Padişah kara yolu ile Eyyüb'e gitmiş ve aynı yoldan avdet etmişti. Üçüncü Mustafa'ya, Şeyhülislam Feyzullah Efendi ile Nakib'ül-eşraf ve birinci Abdülhamid'e Şeyhülislâm Mehmed Efendi kılıç kuşatmışlardı. Üçüncü Sultan Selim, cülusunun yedinci günü kılıç alayı yaparak kara tarikiyle ve Edirnekapı yolu ile Eyyüb'e gidip ziyaretten sonra kendisine Şeyhüislâm tarafından kılıç kuşatılmış, Nakib'ül-eşraf du'a etmiş ve her kılıç alayında adet olduğu üzere Hassa Kasab Basısı tarafından kurbanlar kesilmişti. Yine hükümdar deniz yoluyla avdet etmişti.

İkinci Mahmud'un kılıç alayında padişah daha sarayda iken Peygambere nisbet edilen kılıcı, Silahdar Ağa vasıtasıyla mahallinden alıp Sancağ-ı şerif ihracı gibi merasimle hareket olunmuştu. Alayın önünde Enderun müezzinleri tekbir getirerek yürümüşler, Silahdar Ağa kılıç omuzunda olarak iki sıra dizilen Enderun Ağaları'nın arasından geçerek Bâb'üs-sa'âde'ye kadar getirilmiş ve orada Nakib'ül-eş-raf tarafından karşılanarak Peygamber Efendimizin kılıcı Nakib'e teslim edilmiş ve o da Üyyüb'e gidinceye kadar omuzu üzerinde götürmüştür.

İkinci Mahmud kılıç alayında karadan gidip ceddi Fatih'in türbesini ziyaret ile doğru Eyyüb'e inmiş ve öğle namazını camiin hünkar mahfelinde kıldıktan sonra türbe tarafına geçerek bir taraftan Kur'an okuyup diğer taraftan birici imamın tekbir aldığı sırada ayağa kalkıp kıbleye dönüp evvela sağ tarafına Hazret-i Peygamber'in kılıcını takıp üç beş dakika du'a ettikten sonra çıkarıp sol tarafına büyük ceddi Osman'ın kılıcını takmış ve sonra merasim nihayet bulup sandal ile ve deniz yoluyla sarayına dönmüştür.

İkinci Sultan Mahmud'un oğlu Abdülmecid'e de Nakib' eşraf kazasker Abdürrahim Efendi kılıç kuşatmıştır. İkinci Abdülhamide şeyhülislam Hayrullah Efendi tarafından Hazret-i Ömer'in kılıcı bağlanmıştır. Son Osmanlı Hükümdarı Mehmed Vahdeddin'e Sunûsi şeyhi Seyyid Ahmed'üş-şerif tarafından Hazret-i Ömer'in kılıcı kuşatılmıştır."

Kılıç kuşanma adetini ilk önce Fatih Sultan Mehmed Han ihdas etmiş ve kendisine meşhur Akşemseddin kılıç takmıştır.

Kılıç alayı şöyle yapılıyordu: "Bunun için gönderilen tezkereler üzerine davetliler sabahleyin erkenden resmi serpuş ve elbiseleriyle saraya gelirler ve bu arada kapıkulu ocaklarının gelmesi de emrolunurdu. Evvela top arabacıları, onu takiben sırasıyla topçu, cebeci ve yeniçeri ocakları, iki keçeli dizilip Padişah'ın geçmesine intizar ederlerdi. Alay şöyle yürürdü:

İlk önce Asesbaşı, su başı maiyyetleriyle sonra Divan-ı Hümâyun Çavuşları, onlann arkasından mütefferrikalar ve çaşnigirler, altı bölüm ağaları, şikâr ağaları, kapıcı basılar, enderundaki rikab ağalarından mir-i aslem, birinci mirahur, çeşnigirbaşı, daha sonra ulema ve şeyhler, onları takiben defterdar, reis'ül-küttab, çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası, daha arkadan Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, diğer kadılar, ulema, onları müteakib vezirler, sadrazam, karadan alayla Eyyüp Camiine gidip deniz yoluyla gelecek olan padişahı beklerler, gelince selamlarlardı.

Deniz yoluyla gelecek olan Padişah sabah namazından sonra Harem-i Hümâyun'dan çıkıp ata binerek deniz kenarındaki Sinan Paşa Köşkü'ne gelir, hurdan üç fenerli saltanat kayığına binip maiyyetinde başlıca silahdar, çukadar, rikâdar ve sair musahib ağalar olduğu halde kayığın dümenini Bostancıbaşı tutarak yürür ve arkasındaki kayıklara da Dar'üs-sa'âde Ağası, kapuağası binerek Eyyüb'te Bostan iskelesine gelinirdi.

Padişah iskeleye geldiği zaman orada kendisini beklemekte olan Sadrazam, Şeyhülislâm, Kazaaskerler, Yeniçeri Ağası, Rikâb Ağaları, Kapıcı başılar, Vezirler, Deftedarlar ve sair tarafından karşılanır, iskeleye çıkarken padişahın sağ koltuğuna sadrızam, sol koltuğuna kendi kayığından hükümdarın kayığına geçmiş olan Dâr'üs-sa’ade Ağası girip oradan kendisini alarak yemek yenmesi için geceden oradaki konaklardan birinde hazırlanan yemeği yemek için oraya götürülür. Bir miktar istirahatden ve öğle namazı kılınıp yemek yendikten sonra Padişah ata binerek önünde Vezir-i âzam, vezirler ve diğer devlet erkanı olduğu halde buçukçu denilen kapıkulu süvarilerinden memurlar etrafa para saçarak Hz. Halid'in türbesine gidilirdi.

Padişah türbeye girdikten sonra Sadrazam ile Şeyhül-islâm ve Yeniçeri Ağası'nı oraya davet eder, Şeyhülislâm evvele du'a eder, sonra Padişah iki rek'at namaz kılar ve bunu müteakib duasını yapar ve Şeyhülislâm tarafından kılıç kuşatılırdı. Padişahın dönüşü kara yoluyla olurdu. Edirnekapı, Fatih, Divanyolu'ndan geçilerek saraya gelinirdi.

Teşrifat ve kanunnameye göre çok defa 52 ve 50 arasında kurban kesilirdi. Bu kurbanlar cami ve türbe hademeleriyle fukaraya dağıtılırdı. Yine kanun üzere bu kılıç alayında kapıcılar kethüdasıyla Mirahur Ağa kara yoluyla dönüşte türbe kapısından saray kapısına kadar yürüyerek halkın Padişaha verilmek üzere takdim ettikleri istidarları alırlardı."

Anlatılan bu merasim Tanzimat'tan ve Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından evvel yapılan alaydı. Sonraları alay tertib olunmakla beraber eskisi kadar debdebeli olmamıştır. Sultan Reşad 27-Nisan- 1325 (1909) pazartesi günü Dolmabahçe rıhtımından Söğütlü vapuruyla Halic'e doğru hareket etmiş, vapur rıhtımdan ayrılırken grandi direğine Zat-i fiâhâneleri'ne mahsus sancak çekilmiş ve geminin hareketi üzerine sarayın önünde bulunan ve alay sancaklarıyla donanan Mes'udiye, Âsar-i tevfik, Peyk-i şevket, Fethi bülend zırhlıları tarafından 21'er tane top atılmıştır. Söğütlü ihtiramlar ve sürekli alkışlar arasında köprülerden geçerek Halic'e girince Tersane önündeki harp gemileri tarafın-dan bahdi merasim ifa olunmakla beraber 21 er tane top dahi atılmıştır. Eyyüb Camii ile Türbe-i şerif bu münasebetle bayraklar, halılarla süslenmiş ve ruhaniyeti bu suretle bir kat daha artmıştır. Türbenin içindeki sandukanın sağ tarafında üzeri seraser denilen ve Üçüncü Ahmed'den yadigar kalan çok kıymetli kumaşla Örtülü bir taht kurulmuş. karşısındaki zinetli sehpa üzerinde Hazret-i Ömer'in kılıcı konulmuştu. Türbenin dışında yine seraser kumaşla süslü bir yer hazırlanmış, buraya da İkinci Mahmud'dan kalma sırmalı bir seccade, gözler kamaştıran bir bohça içinde olduğu halde, bir köşeye yerleştirilmişti.

Alaturka saat dört sularında vükelâ, teşrifata dâhil erkân, yanında Bahariye şeyhi Hasan, Karahisar şeyhi Celal, Yenikapı şeyhi Baki, Kulekapı şeyh vekili Veled Çelebi. Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyhi fiemseddin, Üsküdar şeyhi Ahmed Efendiler bulunduğu halde Çelebi Efendi gelmişti.

Sultan Reşad, saat beşi beş geçe yanında Gazi Muhtar Paşa ile Ertuğrul süvarisi Tahir Bey'in delâleti ile iskeleye çıkarken orada bulunan Ertuğrul mızıkası yeni bestelenen Sultan Reşad Marşı'nı çalıyordu. Sultan Reşad kendisini alkışlayan asker ve halka iltifat ederekten baş türbedar Hafız Cemil Efendi ile ikinci türbedar Hafız Ahmed ve diğer yedi türbedar efendiler tarafından tutulan buhurdanlardan yayılan güzel kokular arasında ilkin camiye, sonra hacet penceresi yanındaki koltuk kapıdan türbeye girmiş, hazırlanan yere oturmuştu. Bu sırada birinci imam Hafız Hayri Efendi tarafından Fetih Suresi okunmakta idi. Türbe içinde şehzadelerden Ziyaeddin, Necmeddin, Hilmi Efendiler, Sadrıazam Hüseyin Hüsnü Paşa, yan'dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Hareket Ordusu kumandanı Mahmud fievket Paşa, Ali Rıza Paşa, Şeyhülislam Sahib Molla Bey ile ‹lmiyye, Mülkiyye, Askeriyye ricali bulunmakta idi.

Hafız Hayri Efendi'den sonra ikinci ve üçüncü imam da Fetih Suresi'ni okuyup bitirince Sultan Reşad türbeye girdi. Burada Çelebi Efendi, Şeyhülislâm Efendi, şerif Ali Haydar Bey, Ayan Reisi Said Paşa, Meb'usan Reisi Ahmed Rıza bey, Divân-ı Hümâyun Tercümanı ve Teşrifat-i Ummumiye Nâzın Gâlib Paşa ile baş imam Hayri, İkinci İmam İzzet ve üçüncü imam Sakıp Efendiler bulunuyordu.

Sultan Reşad, sehpa üzerinde bulunan Hazret-i Ömer'in kılıcını alıp hürmetle öptükten sonra Abdülhalim Çelebi'ye vermiş, o da hürmetle aldığı kılıcı Fatiha ile duadan sonra Padişah'ın beline bağladı. Bundan sonra Sultan Reşat iki rek'at namaz kılmış, namaz bitince de Meclis-i Meşâyih reisi Elifi" Efendi tarafından sakal duası okunmuştur.

Merasim böylece bitince Sultan Reşad türbeden ayrıl-dı. Rikâbında Sadrıazam Hüseyin Hilmi Paşa, Şeyhülislâm Efendi, Ayan Reisi Said Paşa, Meb'usan Reisi Ahmed Rıza Bey, Dahiliye Nâzın Ferid Paşa ile sair vükelâ bulunduğu halde iki saf teşkil eden devlet Ricali ile ihtiram vaziyeti alan askerin ve "Padişahım çok yaşa" sesleri arasında cami kapısı önünde hazır bulunan arabaya binmiş, şehzadelerle vükelânın bindikleri arabalar ve mızraklı süvari askerlerinin teşkil ettiği alayla Edirnekapı'ya doğru hareket etmiştir.

Kaynak (Feridun Dirimtekin, 18. Asrın İkinci Yarısında İst İst Ens. Mec. 1958 4/96 ve devamı ) (Tarih-i lütfi 6/51) (Edebiyat-ı Umumiye Mec. 1337 No. 76) (İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devrinde Saray Teşkilatı S: 189-190192-193-194-196) (M. Zeki Pakalın; Tarih Deyimleri ve Terimleri S: 259)